Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web


ALBERT CAMUS VE VAROLUŞÇULUK

 

Albert Camus, çağımızın en çok yankı uyandırmış yazarlarındandır. II. Dünya savaşına denk gelen bu dönem, büyük sosyal bunalımlara sahne olmuş, insanların büyük acılar yaşadığı kötü bir dönem olarak tarihe geçmiştir. İşte bütün bu değişimler ve zamanın atmosferi, Camus’nün düşüncelerine doğrudan etki etmiş, özellikle “Yabancı” ve “Veba” romanlarında iyice belirginleşmiştir.

Camus kendisini hiçbir zaman bir varoluşçu olarak görmemiştir. Hatta filozof olduğunu bile kabul etmemiştir. Ama bu, onun çağdaşı ve uzun zaman dostu olan Sartre ile beraber zamanımızın en önemli ve popüler filozoflarından biri olmasını engellememiştir. Fransa'nın diğer temsilcileri arasında Simone De Beauvoir, Merleau-Ponty ve Gabriel Marcel sayılabilir. Ancak kendisi hiçbir zaman Hegel veya Kant gibi sistematik bir filozof olmamıştır. Zaten varoluşun bireysellik yönü göz önüne alındığında, Camus'den sistematik yaklaşımın beklenmemesi gerektiği görülür. Nietzsche ve Kierkegaard da sistematik bir yöntem uygulamamıştır.

Varoluşçuluğu tanımlamak zordur, birçok tanımı olsa da, bunların hiçbiri kapsamlı olamaz. Yine de bir tanım vermek gerekirse kısaca şöyle denebilir; “Varoluşçuluk, bireyin kayıtsız ve düşman bir evrendeki tek olma ve izolasyonunu vurgulayan, insanın varoluşunu açıklanamaz bulan, özgürlüğü ve bireyi öne çıkaran bir düşüncedir.”

Varoluşçuluk temel olarak insanın evrenle ve toplumla olan ilişkileriyle ilgilenir. Burada iki ayrı kavram söz konusudur; toplum ve birey. Bu iki kavram birbirlerinden o kadar ayrı ve zıttırlar ki bireyi toplumun bir parçası görmek yerine bu iki kavramın çelişkisi ön plana gelir. Zira birey toplum içinde insan olma özelliğini yitirir, toplumun bir üyesi haline gelir, kendinden uzaklaşır, sıradanlaşır. Odak insandır,bireydir. Toplum ikinci plandadır, insanın bireyselliğini kaybetmesi, özgürlüğünün kısıtlanması gibi düşünceler ışığında oluşan subjektif bakış açısı; kendini topluluk düşmanlığı,bireysellik, ve istediğini yapma özgürlüğü olarak gösterir. Bu kavramlar ışığında kısaca varoluş, özden önce gelir , “insan ne ise o değildir, ne olmuşsa "o"dur.” Her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bütünüdür; Varoluş ise, o nesnenin gerçekte varolmasının bir sonucudur. İnsanı insan yapan, bireye "olma" özgürlüğünü veren şey varoluştur, kendini kendi yapma gücünü verir. Bireyi birey yapan toplum değil, bireydir. Bunu insana özelleştirecek olursak, öncelikli olan insanın varolmasıdır, ne olduğu sonradan gelir.

YABANCI

VEBA

DÜŞÜŞ ve SISYPHOS

VAROLUŞÇULUK

ANA SAYFA